Yazgının Provası: İlyada ve Değişmeyen İnsan Tipleri
İlyada'yı bu kadar çekici kılan ne diye sık sık düşünüyordum. Büyük İskender Yunanistan'dan başlayıp Hindistan'a kadar sefere çıkarken yanında İlyada'yı hiç ayırmamış. Pek çok batılı aydın yazar kitaplarını ne zaman okumaya kalksam mutlaka uçundan kıyısından bir İlyada göndermesi bulunuyordu. Okumaya karar verdim ve beni de büyülemişti. İlyada bize aslında "rol modelleri" kişilik tiplerinin sunulduğu bir yer gibi en eski edebi eserlerin biri olmasına rağmen bu bizim kişilik kültlerimizin o zamandan bu zamana hiç değişmediğini de gözler önüne seriyor. Kabaca:
Hector ya da Akhilleus (Aşil)
Her erkek kendi yazgısından ne kadar kaçarsa kaçsın hiç yokmuş gibi davransa dahi yazgısı hep onu bir köşede bekler bu yazgı onun temel kişiliğidir aslında ve erkek hep bunu erteler eğer yazgısına dönmeyi kabul ederse işte orda iki yazgı baş gösterir Hector'un yolu Akhilleus'un yolu
Hector
"Tanrını onurlandır
Karını sev
Vatanını koru"
Hector'un Truvalı askerlerine savaşa gitmeden söylediği bu sözler kişiliğini en net belli eden kavramlar. Hector'un kardeşi Paris'in ay ışığı kadar güzel olan Heleni kaçırmasından dolayı açılan savaşta kardeşini korumuş Heleni geri vermemiştir. Bu konuda ne kadar kardeşini azarlasa da hector aşkın bağlanmanın ne demek olduğu herkesten iyi bilir .
Eşi Andromakhe ile ilişkileri bize aşka/yuvaya dair tipik bir portre çizer kadınlar başlığında kendisini daha detaylı ele alacağım. Hector tanrılara saygısızlık katiyen etmez ve vatanına halkına gönülden bağlıdır. Kendisi Anadolulu olduğundan mütevellik anadolu kökenli tanrılar Hectoru tutmuşlardır vatan/tanrı kavramı belki böyle işlenebilir bu da başka bir yazının konusu.
Akhilleus
Hector'u alın tam tersi yapın. Aşırı bireysel vurdum duymaz biri. En büyük özelliği ise annesi tanrı babası ölümlü biri. Annesi Akhilleusu ölümsüzlük suyuna daldırmış, ayağından tutarak daldırdığı için sadece bilek tarafından vurulursa ölebiliyormuş -pek çok ayrı rivayette var ama genel olarak böyle-. (Bugün o bölgeye Aşil tendonu deniyor).
Anlayacağınız Akhilleus bu ölümsüz/ölümlü olma kavramlarıyla bir çocukluk geçirmiş. Bir kahin Akhilleus daha çocukken görüp bir kehanete bulunmuş. Eğer gelecekteki büyük savaşa giderse bedenen ölecek ama adı tarih sayfaların sonsuza kadar yaşayacakmış yok eğer savaşa gitmeyip yunan adalarında kalırsa izole bir şekilde kimse onu tanımadan mutlu mesut bir uzun bir hayat yaşayacakmış. Çoğu batılı aydının hem modern hem geçmiş Büyük İskender'in hatta Homeros'un hayran olduğu o adam Akhilleus'tur. Onun gibi olmak istemeleri bundandır.
(Ayrıca psikolojide Akhilleus sendromu diye bir sendrom var. Kişinin dışsal olarak son derece yetkin olmasına karşın kendi içinde bu yetkinliği hissedememesinin ismi. Clarkson, bu terimin ismini çocukluğunda, aşk hayatında ve savaşta devamlı bir içsel yetersizlikle boğuşan savaşçı Akhilleus’a ithafen vermiştir.)
Kadınlar Briseis, Helen ve Andromakhe
Briseis ile Helen ya da Aşkı Arayanlar
Briseis ile Helen'i aynı başlıkla ele almak istiyorum ve başlığın adını aşkı arayanlar olarak koymak istiyorum. Briseis, bir yağma sonucu Akhilleus'un kölesi olarak tutsak edildi. İkisi birbirine vurulmuştu. Vurgun olduğu bu adam aynı zamanda babasının katiliydi de aşk işte kör ediyor demik ki. Briseis aynı zamanda çok güzel bir kadın. Agamennon Akaların başı (Truvaların düşmanları) Briseis'i kaçırıyor ve Akhilleus'a vermiyor. Akhilleus, çadırında ta ki Patroklos (Akhilleusu anlayan ve seven tek insan) Hector tarafında öldürülünce savaşa dahil oluyor. Akhilleus ölünce kaderi kötü Briseis intihar ediyor.
Helen'in güzelliği anlatan kitapları listelesek bir oda dolusu kitapla karşılaşırdık. Ayrıca Antik Yunanlar çok güzelliğin ayrıca bir lanet olduğunu düşünüyorlardı (bakınız medusanın hikayesi tipik bir güzel kadının trajedisidir). Sürekli birileri onu kaçırmış hiç aşkını bulamamıştı. Ta ki Parisle tanışana kadar bu sefer onu kimse kaçırmıyor o kaçıyordu. Belki Briseis kadar kaderi kötü olmamıştı ama sırf bu iki aşık için binlerce erkek öldü ve bir şehir yok oldu.
Andromakhe
Andromakhe, Antik Yunan dünyasının “örnek kadın” idealini neredeyse kusursuz biçimde temsil eder. Onu yalnızca Hektor’un eşi olarak değil, Hektor’u Hektor yapan ahlaki zeminin sessiz kurucularından biri olarak da düşünmek gerekir. Aşırı sadakatiyle değil, aynı zamanda anneliğiyle de öne çıkar; savaşın ortasında bile yaşamı, sürekliliği ve merhameti temsil eder.
Andromakhe her şeyini kaybeder: önce kocasını, sonra oğlunu. Kendisi ise bir kahraman olarak değil, ganimet olarak hayatta kalır; Yunan topraklarında köle pazarlarında dolaştırılan bir bedene indirgenir. Bu kader, onun kişisel trajedisinden çok, Antik Yunan mitolojisinin kadınlara biçtiği rolü açığa çıkarır. Kadınlar anlatılarda çoğunlukla ağlar; erkeklerin savaşları, şanları ve kararları yüzünden.
Bu nedenle Andromakhe’nin hikâyesi yalnızca bir yas hikâyesi değil, düzenin sürekliliğinin de kaydıdır. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, anlatının temel ekseni hâlâ tanıdıktır.

Yorumlar
Yorum Gönder